06 Eylül 2010 Pazartesi

Hayır Ama Niçin?

13 Eylül sabahı Türkiye yeni bir güne uyanacak.
Bu kesin!
12 Eylül 2010 günü Türkiye halkı ya 12 Eylül çocuklarının doğduğu bu günde onlara " Hayır !" diyecek ya da tarikatlara ve Amerikan emperyalizmine bu ülkemiz tam olarak teslim edilecek.

Bu referandum kadar ülkemizin kaderini siyasal anlamda etkileyen hiçbir seçim olmamıştır.
Eğer oylamadan "Evet " çıkarsa, 12 Eylül 1980 faşistlerinin bile cesaret edemediği yargı erkinin yürütme organınına devri  gerçekleşmiş olacak.

Bu referandumda oluşacak bir "Evet" sonucu, son sekiz yıldır tahrip edilen ve neredeyse paçavraya çevrilen "Cumhuriyet" kurumlarının sonu olacaktır.

"Evet" sonucu Cumhuriyet'i yıkıma uğratma çalışmalarının tamamına "kesin ve en etkili" bir ivme kazandırılmasının en son ve en büyük atağı olacaktır.

"Evet " sonucu Padişahlık/ Krallık/ Monarşi sisteminin "Kuvvetler Birliği" kuralına kesin ve faşizan bir dönüşün "yasal"  zemini olacaktır.

Mesele bu kadar basittir.

Hanefi Avcı'nın kitabının "Cemaat" bölümü zaten Cumhuriyet' in kurumlarının hiyerarşisinin Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Bakanlık, Genel Müdürlük, Daire Başkanlığı vb. gibi yönetim erkleriyle sonlanmadığını ama Fettullah' ın İmamlarına teslim edildiğini pek güzel anlatıyor.

Aslında "Evet" ,  devletin kurumlarının bu içeriden ele geçiriliş gerçeğine, aslında yasal zemin sağlamak için verilen bir onay anlamına da gelecektir

Bu arada "Haliç'teki Simonlar" kitabının demokrasiye katkısını kabul etmekte birlikte, eleştiri hakkımızı elimizde tuttuğumuzu da belirtelim. Özellikle Amerika, Batı ve PKK arasındaki ilişkiye getirdiği yorumlara katılmadığımızı belirtelim.Bununla birlikte "devletin ezberini bozayım" derken "federasyonlaşma" kavramına göz kırpmasının da kabul edilemeyeceğini.
Hanefi Avcı gibi " Amerikancı-Nato'cu Sistemin" içinde yetişen tüm bürokratların ve subayların verili davranışın dışına çıkamayacaklarını ve bir şey yapayım derken kendilerinin ille de bu sisteme göz kırpmaları gerektiğini hissetmek zorunda kaldıklarının altını çizelim.

Biz sosyalistler son 35 yıldır Cumhuriyet'i  "Cumhuriyetçilerden" daha çok savunuyoruz. 1980'lerin ortasında yayın hayatına başlayan 2000'e Doğru Dergisi' nin ilk sayısı 12 Eylül Paşalarının emriyle uçaklardan Güneydoğu'ya atılan  ayetli hadisli bildirileri, " Laik Devlet Cihada Çağırıyor " kapağıyla duyurmuştu. O yıllarda Hizbullah ve ordu içinde yuvalanan Nato-Gladyo örgütlenmesine karşı verdiği mücadelede Halit Güngen gibi bu gerçeği saptayan devrimci gazeteci arkadaşlarını ve partili yoldaşlarını şehit verdi.
Ordu içinden temizlenen SüperNato-Gladyo bugün ülkemizi yıkıma uğratmak için emniyet ve devletin diğer kurumlarında çalışmaktadır.

Bugün sorun " Evet" veya "Hayır " oyu vermenin ötesindedir ve bu durum, bıçağın kemiği kesmesine izin verilip verilmemesi kadar önemlidir.

Bu kemik ise Türkiye' nin boyun kemiği olacaktır!

...

19 Haziran 2010 Cumartesi

Vedalaşma Zamanı

Allah'a smarladık Baba!
25 ağustos 1995'te sabah saatlerinde seni kaybettik ya baba, üzerinden tam 15 yıl geçmiş.
Sana sorsam dersin ki şimdi "amaaaaan, ben öldükten sonra ne önemi var zamanın!"
Haklısın.
Zaman senin için o an durdu; ama bize de hak ver, "zamanın içinden hala geçip gitmekteyiz ve bir hayli de sürsün bu durum" demekteyiz.
Dün düşündüm, sadece bir kaç kez gördüm seni rüyamda bu 14 yıl içinde ve hiç biri de gerçekçi değildi.
Zaten nasıl gerçek gibi olabilirdi, değil mi ama?
Sen kanlı canlı, bağırıp çağıran, çalışkan ve seven bir babaydın.
Benim babamdın.
1985 yılında, ben senden habersiz öğrenci derneği başkanlığı yaparken "senin oğlun terörist olmuş" lafını duyduğunda 70 yaşına merdiven dayamışken, telaşla ve korkuyla taaa Adana'dan kalkıp İzmir'e yanıma gelmeni anımsıyorum.
Hatta evdeki kitaplarımı görme diye "baba arkadaşlar evi bir toplasınlar sen ev sahibim Ali Amcayla bir sohbet et" dediğimde anladığın halde ses çıkarmamıştın.
Ben bu dedikoduyu çıkaranı hiç affetmedim baba. Seni kalpten öldürebilirdi bu söylenti ve ben de zaten öyle biri değildim. 25 yıldır görmüyorum onu ve kalben hiç affetmedim.
Bir de Narlıdere'ye askerken beni ziyaret ederken ki halin hep gözümdedir. Oğlunu o kadar asker arasından seçememiş ve beni tanıdığında sıkı sıkı sarılmıştın.
Çok kızan, bağıran ve küfür de eden bir adamdın ve ben senin o halini hala sevmiyorum.
Çok seven bir babaydın ve inan bu halini çok özlüyorum.
Sapsarı tenin, boylu poslu oluşun ve gerçekten şık giyiminle bizim mahallenin en yakışıklı babasıydı
Hep senin Türkçe'nin neden klasik bir Adana şivesi taşmadığını merak ederdim. Daha sonra bir Türkmen çocuğu olduğunun ayrımına vardığımda anladım nedenini...
Eeeee kızıl saçlı, sarışın ve elaya kaçan gözlerin vardı.
Dedem Osman Efendi okumuş bir adam ve onun babası Veliddin Efendi de... Öyle bir aileden böyle Türkçe konuşan bir oğul olmalıydı elbet.
Baba, ben şimdi senin bana anlattığın "Büyük Aileni" yazıyorum.
Ne kadar çok şey anlatmışsın bize yıllar içinde.
Sonra o çok sevdiğin ve benim de çok sevdiğim kıymetli yeğenlerin de anlattılar bana hafızalarında kalanları.
Dolayısıyla sen ve ataların ölüp gittiler ama ben onları tarihin kapanan sayfalarından gün ışığına çıkarıyorum şimdi.
Hacı Mehmet Efendi, onun oğulları Zekeriya ve Veliddin Efendi ve onların çocukları...
Bu bir aynı zamanda seninle vedalaşma çabam da olacak.
Çünkü seni en son gördüğümde, hastayken ve beni evin salonunun daire kapısının önünde nisan ayının bir günü yolcu ederken, öyle bir sarıldın ki, ben sana aynı derecede canını acıtırım diye sarılamamıştım.
Ne büyük bir hata yapmışım...
Acırsa canın acısın değil mi ya?
Bir insan oğluyla her zaman mı bir daha görmemecesine vedalaşır?
***
İpek koca bir genç kız oldu. Adı gibi duru ve güzel. Üniversiteli şimdi o...
Sen öldükten sekiz sene sonra oğlum Mehmet doğdu. Bu yeni bir haber senin için şimdi.
Çok şükür sağlıklı, boylu poslu güzel bir oğlan ve bana benziyor.

Ben de sana benzemeye başlamışım; yeğenlerin öyle söylüyor.
Yaşışıyoruz işte çok şükür ve yanıbaşımızda senin yokluğun var.
Buna da alıştık.
Sen gittin biz kaldık, bir süre bir hayli de ağladık.
Sana en son ben dokundum yüzünü sevdim ve gelenekmiş o zaman öğrendim, Çukurova toprağı serptim kefeninin içindeki sapsarı yüzüne...
Ayağını okşadım mezarında.
Hani çok üşürdü ya ayakların, en çok o ayakları öylece toprağa koymak koydu bana baba...
"Doğa yasaları" dedim kendi kendime ama can acıtıyor bu yasalar bilesin baba...
Özlemedim seni, çünkü özlersem oralara gelmek gerekir ve istemem gelmeyi; oğlumun büyümesi lazım.
Onunla ilgili güzel planlarım var ve mutlaka gerçekleştireceğim.
Nur içinde yat baba.
Artık sana edemediğim vedamı da etmeme izin ver:
Sarıldım şimdi sana sıkı sıkıya, göğsüme dayadım da üstelik seni ve annenin yanına, şimdi yatırmış gibi uzattım seni toprağına.

Allah'a ısmarladık baba!

10 Haziran 2010 Perşembe

“Ey Güzel Ülkem Nereye Götürüyorlar Seni?”

Son bir ayın önemli olaylarını sıralayalım;
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a yapılan videolu operasyon.
Yapan da yaptıran da bilinmiyor(!)
Eğer ABD-Fettullah- AKP üçlüsü yaptırdıysa, ellerinde patladığı açık.
Bu aynı zamanda Türkiye’ye karşı ABD destekli Süper-Nato-Kontrgerilla tertiplerin de en önemlisiydi.
Hemen ardından Zonguldak’ta grizu felaketi geldi... Otuz işçi şehit oldu, ikisinin bedenlerine hala ulaşılamadı.

Brezilya- Türkiye- İran arasında imzalanan “Uranyum Takası Anlaşması” gündemimize düşüverdi.
Biz bu anlaşmanın İran’a yönelik olası ABD operasyonunun önünü keseceğini veya geciktireceğini düşünürken, başka iki olay aynı gün Türkiye gündeminin ana konusu oldu.

İlki, ikincisi tarafından hızla unutturuldu.

İskenderun’da Deniz Kuvvetleri Lojistik Komutanlığı’na bağlı birlik, ustaca atılmış bir roket tarafından bombalandı, altı askerimiz şehit oldu.
Türkiye bu haberi daha duyamadan, Mavi Marmara isimli yardım gemisine İsrailli Deniz Komandoları tarafından gece yarısı baskını düzenlenerek, sapan taşı ve sopa dışında silahı olmayan dokuz yardım gönüllüsü öldürüldü, otuz kadarı ise yaralandı.

İskenderun’da yapılan saldırının İsrail tarafından yaptırıldığı, ülkede analiz yapabilen herkes tarafından dile getirildi.
Ben de bu görüşe katılıp biraz daha ileri giderek, bu saldırıların “Uranyum Takası Anlaşması’na” bir cevap olduğunu yazdım.

*** ***
ABD, Mavi Marmara’ya yapılan saldırıyı kınamadı.
Birleşmiş Milletler de kınamadı.
Hatta bu hafta Türkiye’ de yapılan “Asya Birliği Ülkeleri Zirvesi” bile, toplantı sonuç bildirisinde bu olayı kınamadı.

Doğu Perinçek ise analizlerin biraz daha önünü açarak, Aydınlık Dergisi’nde yazdığı makalesinde “bu saldırılarla (Mavi Marmara ve İskenderun saldırısı) İran’a yönelik ABD tarafından yapılacak operasyonun düğmesine basıldığını” belirtti.

Ben bu analize ilk okuduğumda temkinli yaklaşırken, dün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ nde İran’a yönelik silah amborgosunun kabulüyle birlikte, operasyon için ilk yasal dayanağın oluşturulduğu ve gerçekten de İran’a karşı operasyonun zamanının daraltıldığını gördüm.
Yukarıda 30 satır yazı yazdım ama 30 günde yaşananların ükemizde önemli yer işgal eden gündemlerin nasıl silinip gittiğini gördüm.

***
Türkiye’nin dümeninde oturanlar, Türkiye ve dünya gerçeğinin farkındalar mı ve gelişmeleri soğuk kanlı bir şekilde takip edebiliyorlar mı?
Kuşkuluyum!
Hatta bırakın kuşkuyu, eminim ki takip edemiyorlar.
Çünkü ABD' ye dış politikasını teslim etmiş bir yönetim, ükemize değil ABD'nin çıkarlarına hizmet eder.
“Stratejik Ortak ABD” ise ülkemiz lehine stratejik konularla Türkiye ile birlikte hareket etmiyor.
Çünkü Milli Güvenlik konusunda kırmızı çizgileri içeren bir yol haritaları yok!
Güçlü bir hükümet yok!
Ve eğer bu temel şeylere sahip depilseniz kimse size saygı duymaz...
Asker ne kadar güçlü olursa olsun, sırtını dayayabileceği güçlü bir siyasi irade olmazsa, pusulasını kaybeden gezginler gibi dağ başında “kutup yıldızını” arayarak yolunu bulmaya çalışır.
Hava bulutluysa ve haritası küçük ölçekliyse zaten her gördüğü karartıyı düşman zanneder, mermisini tüketir.
Bu sedece bizim ordumuz için değil, dünyanın bütün orduları için geçerlidir.Kurtuluş Savaşı'nı planlayan güçlü bir siyasi erk (TBMM) olmasaydı ordumuz bu savaşı kazanabilir miydi?

Bu satırların yazarı, bir ülkeyi uluslararası planda ayakta tutan temel dayanağın dış politika olduğuna inanır. Bununla beraber dış politika, güçlü bir iç politikaya ve bu politikayı sağlıklı bir şekilde üretecek sisteme yani kuvvetler ayrılığı ilkesine sıkı sıkıya bağlıdır. Yani ülkelerin dış politilakaları içerde yapılmalıdır, dışarıda değil.
Ülkesinin kuruluş felsefesine inanmayan ve buna yönelik politika üretmeyen bir siyasi erk ne dış politikada sağlam durabilir ne de halkını birarada tutabilecek siyasetler üretebilir.
Türkiye son yıllarda aynı Kuzey Buz Denizi’nde yol alan acemi kaptana sahip gemiler gibidir ve bu geminin üstelik ne pusulası ne de yol haritası vardır.
Ve son AKP deneyimiyle birlikte siyasi erk tamamen "milli karakterini" yitirmiş bulunmaktadır.

Ve bu satırların yazarı Ortadoğu bataklığına ve etnik bölünmeye doğru hızla “gönderilen” ülkesine içi kanayarak sesleniyor.

“Ey Güzel Ülkem Nereye Götürüyorlar Seni?”

Türkiye ise yanıtlıyor kendisine sorulan bu anlamsız soruyu;

“Bağırmada Örgütlen!”

05 Haziran 2010 Cumartesi

Şahap ve Leyla

Herhangi iki isim sandınız değil mi Şahap ve Leyla'yı?
Değil!
Veya Irak veya Filistin' de Amerikan veya İsrail ateşi altında öldürülmüş iki çocuk veya iki aşık mesela...
Vallahi değil!
Şahap ve Leyla bizim beş yıllık komşularımız.
Mevsimlik komşularımız.
Şimdi elbete yazlık ev komşumuz sandınız büyük olasılıkla ama  değil.
Şahap ve Leyla bizim güzel İstanbul' da, Acıbadem' deki evimizin komşuları ama aynı apartmanda bile oturmuyoruz.
Onlar balkonumuza beş metre uzaktaki gösterişli bir evde oturuyorlar.
Gösterişli kocaaamaaan bir "iğne yapraklı çam ağacında"...
***
Her yıl baharla birlikte yuvalarını yeniden yapan karga dostlarımız onlar.
Aslında benim arkadaşım Şahap'tır ve onunla çok derin muhabbetlerimiz olmuştur, Türkiye'mizin geleceği konusunda, kubilaykizildenizli.blogspot.com adresinde "Karga Şahap'la Söyleşiler" başlığı altında yayınlamıştım.
Ama bu kez sohbet falan değil, bizzat Şahap ve Leyla'yı yazacağım.
***
Yine geldiler, kışın rüzgar ve yağmurla dağılan, harap olan yuvalarını  kurdular. Belki on beş, belki yirmi beş gün sürdü bu çalışmaları.
Onlar yokken hiçbir kuş evladı gelip bu yuvaya yakşamaz bile, bir kaç kez bir kaç şaşkın martı denedi ele geçirmeyi ama Leyla, Şahap ve diğer tüm karga sülalesi darmadağın etti martıları.
Çünkü kargalar organize olabilmiş bir canlı türüdür, bunu biz de anladık, martılar da...
Hatta zavallı bir kedi geçen yıl yuvaya tırmanmaya çalışıp Şahap ve Leyla'nın yavrularına göz koymaya kalktığında, sanki İstanbul'un tüm kargaları toplanıp kediye saldırdılar...
Ve kediler de öğrendiler ki, "karganın yuvasına da, yavrusuna da dokunulmaz!"
***
Bu yazıyı yazma nedenim ise bunlar değil, inanın.
İnsanoğlu doğayı mahvettiği için ve yaz bu yıl bir hayli de geç geldiği için, her yıl mayısın en geç ortasında yavrularına uçmayı çooktaaaan öğreten Şahap ve Leyla bu yıl ancak mayıs ortasında bebek faaliyetine girdiler.
Biz bi'şey görmedik ama bir baktık Leyla yuvaya kurulmuş, bize göz kırpıyor.
Şahap ise hergün en az beş altı kez gagasıyla yiyecek taşıyor Leyla'sına...
***
Bu yıl başka bir şey daha var.
Hava sıcaklığı bu günlerde İstanbul'da  öğle saatlerinden akşama değin gölgede 35 derece ve güneş altında bu sıcaklık en az elli derece olduğundan ve bu sıcakta asfalta kırılan bir yumurta bile piştiğinden, Şahap kavurucu sıcak altında Leyla'sını ve müstakbel çocuklarını koruyabilmek için yuvanın güneş alan yönüne geçip kanatlarını hafifçe açarak eşine ve bebelerine gölge yapıyor.
Gagası yukarı doğru sonuna değin rahat soluyabilmek ve bedenini soğutabilmek için açık bir şekilde sadece bekliyor.
Fotoğrafını çektim, görebilirsiniz...
....
Doğa refleksi bu, koruyacak!
Doğa refleksi bu, "zarar verme" üzerine değil gereksimelere göre kendini ayarlayacak.
Doğa refleksi bu, türünün devamlılığı her türlü seçimin, tercihin ve bireysel konforun önündedir.
Bu sürede ne konfor önemlidir onun için, ne de gökyüzünde kanat çırpmak.
Güneş altında bekleyecek.
Görevi bu!
***
Doğa, karga dostlarımız aracılığıyla hala İstanbul'un göbeğinde bize bir şeyşer öğretmeye devam ediyor.
Eeee öğretmenimizde Karga Şahap hani...
Cevizi kırmak için plan yapabilen başka kanatlı-kanatsız canlı var mı karga hariç?
***
Dün hasta olduğum için işe gidemedim ve Şahap'ı biçare ama şikayetsiz bir şekilde izlerken bu yazıyı yazmak istedim.
Sessizce bize o kadar çok şey öğretmek istiyor ki...
***
Kargaların küçük çekirdek ailelelerini veya kendi türlerini korumak için diğer canlılara karşı organize olup gösterebildiği ortak toplumsal refleksimiz var mı?
Yok!
Ortak düşmana karşı hızla birleşebiliyor muyuz?
Hayır!
Biz insanlar aklımızla övünüp en insani özelliklerimizi çıkarlarımız için satarken, baba karga Şahap'ın beklenmedik bir doğa olayı karşısında, kuluçkaya yatan eşini ve yumurtasından bile çıkamamış yavrularına kanatlarını açarak yuvanın tehlikeli bir şekilde yükselen ısısını durdurmasını  nasıl yorumlamımız gerekiyor?
***
Neyse ki kapitalizm henüz insan dışındaki canlıları barbarlaştıramadı, gereksinimi dışında canlı öldürtmeyi beceremedi..
Dünyanın en büyük kapitalist merkezlerinden birinin merkezinde yaşayan bu sevimli karga ailesine bile...
***
Daha güzel bir dünyada yaşamak için biraraya gelebilme umuduyla..,
Sevgiyle kalın.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Mesele Gazze mi?

Bu sabah şafak saatlerinde İsrail Gazze'ye yardım götürmek amacıyla uluslararası sularda bekleyen Türk yardım gemisini bastı.
Şu ana kadar resmi olmayan açıklamalara göre 19 kişi öldü, 30'dan fazla yaralı var.
Gemiler ise İsrail limanlarına çekildi.
Emperyalist Batı cephesinden şu ana kadar bu durumu destekleyen çıkmadı.
En utangacı bile "İsrail soruşturma açmalı" diyor.
Bilgi olmadan analiz olmaz, analiz etmeden ise karar veremezsiniz.
Şu anda elimizde yeterli bilgi yok bu nedenle bu olayı analiz edemeyiz ama yol açacağı sonuçları değerlendirebiliriz.
  1. Türkiye ve İsrail ilişkileri geri dönülmez bir sürece girmiştir.
  2. İsrail ilk kez Türklere yönelik şiddeti üstelik kendi egemenlik alanı dışında uluslararası sularda kullanmıştır.
  3. Doğu Akdeniz ve kıyıları artık hiç kimse için güvenli bir deniz değildir.
  4. İsrail müslüman dünya ile arasındaki tek bağı ve büyük bir gücü kaybetmiştir.
Peki İsrail gerçekleştirdiği bu eylemin sonuçlarını önceden kestirememiş midir?
Elbette kestirmiştir, hem de en ince ayrıntısına kadar!
Burada saldırı sonrası ne tür sonuçlarla karşılaşacağını bilemeyecek bir İsrail devleti söz konusu olamaz.
İsrail'in bu saldırısı, Ortadoğu'da kendisinden daha etkili bir devlet istemediğinin en açık ifadesidir.
Saldırıya uğrayan gemi sivil taşıyan tek gemidir, Türk bandıralıdır ve yolcuların tamamına yakını Türk'tür.
Ve bu saldırı  İsrail'in iki önemli düşmanıyla (Suriye, İran) Türkiye'nin olumlu ilişkiler kurduğu bir dönemde olmuştur.
Bu saldırı bir yanıyla bu gelişmelere karşı bir cevaptır.
Fakat bu saldırı aslında daha da önemli bir inisiyatife karşı, ABD-İsrail ortak inisiyatifidir ve Brezilya-Türkiye-İran arasında imzalanan "Uranyum Takası Anlaşması'na" karşı yapılmıştır.
Okunması gereken budur!
Ne ABD ne de İsrail Ortadoğu'daki güç dengelerini değiştirecek bir inisiyatif istemiyor.
İran bunun tam ortasındadır.
Ve Türkiye'de listenin içine dahil edilmiştir!
Türkiye'nin yöneticileri cesur olmak ve gelecekte karşılaşacağı herbir duruma karşı planlı hareket etmek durumundadır!
Türkiye planlı olarak Ortadoğu bataklığına çekiliyor, bu bataklığa saplanmadan temiz kalabilmek ancak Asya ile birleşmekten geçer!
Nato'yla değil!

19 Mayıs 2010 Çarşamba

KARADON


“Otuz Karadon” beş yüz kırk metre aşağıda bekleşiyor.
Deniz seviyesinden değil veya dağların doruklarının aynı metre aşağısındaki yamaçlardan hiç değil!
Ne bileyim ben, herhangi bir seviyenin altındaki herhangi bir aşağı noktadaki bir yer de değil söylemek istediğim.

Belki "Guam Çukuru" anlatabilir ne demek istediğimi.
Çünkü Guam Çukuru erişilmezdir!
Altmış tane kol, bacak, göz, kulak ve burun deliği ve onların yarısı kadar beden, kafa ve kalp, bekleşiyor Karadon’un içine sızacak aydınlığı…

Diyor ki emekli bir işçi – ki iki damadı ve bir oğlu otuz Karadon'ludan üçüdür şimdi- “Ben çekirdekten yetiştim, her safhasında çalıştım umudum var ama bilirim ki, artık aşağıdan gelen olmayacak, bu kesin!”
Beş yüz kırk metre aşağıda dört yüzden fazla yürek ve bunun iki katı kol, bacak ve kapkaralar içinde parlayan gözleriyle, göçüğe bakıp tırnaklarıyla kazıyorlar, umutlarını kazıyorlar, arkadaşlarına yaşam vermeye çabalıyorlar.

Kömür yasasıdır bu!
Grizu yasasıdır bu!
Kömür yanar ocaklar aydınlanır, grizu patlar ocaklar kararır!
Üstelik ikisinin belirlediği yasa, bugüne değin hiç farklı çalışmamıştır.

Biliriz, umudunu ve cesaretini yitiren her şeyini yitirir.
Biliriz, inancını kaybeden, kendisini ayakta tutacak bacaklarını yitirendir.
Ve bu sabah çok satan gazetelerin biri sür manşetten “ Mucize Bekleniyor” demiş Karadon’da!

Yeryüzünün ne altında ve ne de üzerinde dayanaklardan yoksun bir mucize yoktur!
Ve insanlığın mucizesini yaratacak eşsiz şey devrimdir!
Ve devrim, yitirdiği evlatlarının kalbinden fırlayarak bu güzel ülkenin semalarını kapladığında işte insanlık o eşsiz mucizesine kavuşacaktır!
Üstelik bu mucize işte bu Karadonlular tarafından yaratılacak yeryüzünün en ücra köşelerinde, Guam Çukuru da dahil!
Karadon, otuz yürek, kafa ve onun iki katı göz kulak ayak ve bacaktan oluşan evlatlarına ev sahipliği yapıyor şimdi kendinden bile utanarak!

06 Mayıs 2010 Perşembe

Deniz Gezen Çocuk!

Adana’da bir ev.
Yıl 1970’li yılların başı olmalı.
İki dalgalı ve üstelik “lambalı” radyonun etrafında tam dokuz kişi var.
Ailenin en küçüğünün yaşı sekiz, en büyüğünün ise elli üç.
Ajans haberleri okunuyor, dinleyenler kaygılı.
Evde “çıt” yok.
Evin babası zaten ajans okunurken gürültüden hoşlanmaz.
Ama o yıllarda sekiz yaşında olan çocuğun anılarında “zoraki” bir sessizlik yok.
Herkes, yani en küçüğünden en büyüğüne kadar tüm aile üyeleri merak, sessizlik ve tedirginlik içinde dinliyor haberleri.
Diyor ki radyocu spiker, “ Deniz Gezmiş hakkında gelen ihbar üzerine yapılan aramalar sonuçsuz kaldı”
Ajansı dinleyen küçük çocuk sanıyor ki “Deniz Gezmiş hep Deniz kenarında Gezer!”
Ve polisler ve jandarmalar “Deniz kenarında Gezenlerden hiç ama hiç hoşlanmazlar!”
Ne bilsin küçücüğüm, polis ve jandarmanın neden Deniz Gezenlerden hoşlanmadığını, o yaşına değin Adana’da hiç deniz görmemiş ki! Yalnız anlatılanlardan ve gazetelerden gördüğü kadarıyla denizin kenarında sıcak kumlar var ve bu kumlar maviliklerle sevişirler.
İşte Deniz kenarında Gezmiş çocuk ahdetmiş tüm çocukları denizle buluşturmaya.
Bu yüzdendir bu kadar aranması.
Der ki evin anası,  “ Oh bulamadılar ya hala Deniz Gezen çocuğu!
*** ***
Dedi ki bir gün ajanslar ve gazeteler, “Deniz Gezen çocuk yakalaaaaaandı!
Ve ajanslar dinlenmez oldu uzunca bir süre!
*** ***
O evin küçük çocuğun hafızasında, çok satan günlük bir gazetenin manşeti ve kocamaaaan bir resim var.
Mahkeme salonu olmalı, üç tane genç var fotoğrafta, oturuyorlar ve kalınca bir ip var önlerinde. İki tahta çubuk sabitlenmiş yere ve ip onların arasında gerilmiş. Hakimlerin kürsüsüyle çocukların önlerinde kalın ve saç örgüsü gibi örülmüş ipten bir set var.
İpin arkasında tüm güzellikleriyle Deniz Gezen çocuklar var Aslan gibi İnançlarıyla.
*** ***
Sonra bir bahar sabahı, sabah ajanslarında aldılar haberleri ailecek, ağladı analar, ağladı babalar, kız kardeşler de ve ağabeyler de ağladı.
Sekiz yaşındaki çocuk dahi ağladı o zaman ama neden ağladığını bilmeyerek.
Belki de hayalinde artık çocuklar deniz gezmeyecek diyedir ama kim bilir?
Ama aklına paslı bir mıh gibi çakılı kaldı önlerinde kalınca bir iple Deniz Gezen çocukların fotoğrafı.
*** ***
Ve bugün kırk sekiz yaşına adım atmış olsa da o sekiz yaşındaki çocuk, hala Deniz, Yusuf ve Hüseyin kumsaldan el sallıyorlar çocuklara mavilikleri göstererek.
Ajans haberlerini dinlerken hayalinde canlandırdığı Denizler hiç değişmeden kaldılar.
Hala pek saf!
Hala Deniz gezmekteler.
*** ***
Türk halkının vicdanına 38 yıl öncesinden Türkiye Devrimi’nin tohumlarını ekmekteler hala!

25 Nisan 2010 Pazar

Kan Kemik Et Ter ve...

Kan, kemik et!
Can da ekleyin buna.
Daha sonra yılları da elbet! Canlı kıpır kıpır delikanlıların terini de unutmayın.
Kan da, ter de, kemik de ette onlarındır zaten.
Daha sonra yapılan planları ekleyin.
Bir tarafta "parçalamaya ant içmişlerinki vardır,diğer tarafta kan, et, can, ter ve canını ortaya koyanların.
***
Çanakkkale 1915 dendiği zaman aklıma cetvelle sınırları çizilmiş koskoca bir Ortadoğu ve Afrika gelir.
O koskoca coğrafyada tek bir ses getiren bağımsızlık mermisi atılmamıştır.
Bakın Irak, Suriye, Suudi Arabistan ve Afrika'nın bir çok ülkesinin kuruluşunun temelinde tek bir anti- emperyalist mermi yoktur.
Çanakkale 1915 dendiği zaman aklıma Ekim 1917 Büyük Sosyalist Rus Devrimi gelir.
Bu büyük devrim ezilen ulusların kalbinde büyük umutlar açmıştır, bilirsiniz.
Çanakkale 1915 dendiği zaman  barut, ateş, kan, doku, kol, bacak, kalp, bıçak gelir.
Süngü gelir, vatan aşkı gelir, bağımsızlık gelir, büyük bir ulus olma hayali gelir.
Çanakkale 1915 dendiği zaman, Mondoros'a karşı Lozan gelir, Montrö gelir, 57. Alayın buğday çorbası gelir.
Buğday çorbasından  bir vatanın oluşturulduğu görülmüştür, Queen Elizabet'in yenildiği görülmüştür.Emperyalistlerin mahvedildiği görülmüştür.
Çanakkale 1915' te kullanılan herbir buğday tanesi, bu yüzyılın en büyük ve ilk anti emperyalist mermisine dönüşmüştür.
Ve bu "merminin" kurduğu ulus devlet, emperyalist cetvellerin çizgileriyle ortadan ikiye bölünmez.
Bölmek isteyenler bizim gibi kan, kemik, doku ve can vermeyi göze almalılar.
Görüyoruz ki sizlerin planları hazır, ant içmişsiniz bölüp biz kardeşleri birbirimize kırdırmaya.
Ama unutmayın bizim planlarımızda hazır.
Sadece planlarımız mı hazır? Elbette hayır! Biz can ve kan vermeye hazırız ve alışkınız dedelerimizden bu yana.
Peki siz, kanınızı bu topraklarda vermeyi göze alıyor musunuz?
Unutmayın ülkeler anayasaları değiştirilerek bölünmezler.
***
Son söz;
"Kürtler ve Türkler Nuh'tan beri öz kardeştirler!"
Anneleri ise Türkiye'dir!

16 Nisan 2010 Cuma

Geçmiş Olsun!

YUMRUK !

Yumruk sezonu İtalya Başbakanı Berlusconi ile açıldı.
Ahmet Türk ile devam ediyor.
*** ***
Türkiye tarihinde PKK' nın "yasal" temsilcisi ilk kez sivil bir yumruk ile burun buruna geldi.
Kırıldı.
*** ***
Ahmet Türk'e atılan yumruğun ardından Batman'da  PKK saldırısı sonucunda bir Mehmetçik şehit oldu , diğeri ise yaralandı.
Ahmet Türk gibi politikacılar "Kürt" halkının isteklerini "demokratik" hak olarak tanımlarken, askeri kanadı olan PKK bu demokratik haklarını "kurşunlarını" kullanarak savunuyor.
Ve Aynı politikacı bu ülkenin askerlerine, evlatlarına kurşunları sıkan bu hainleri "gerilla" olarak tanımlamaktan geri durmuyor.
*** ***
Atılan bu yumruğu savunacak değiliz. Şiddetin her türüne de karşıyız. Ama sıra devrimci şiddete geldiğinde, aynı Kurtuluş Savaşı' nda olduğu gibi, bu ülkeyi etnik/milliyetçi çatışmalara sürükleyen tüm sorumlular bu şiddetten alması gereken yanıtı alacaktır.
Zamanı var bunun ve zaman bekletir ama gelir!
*** ***
Süper Nato Gladyo tarafından etnik temelde parçalanan Yugoslavya' nın efsanevi lideri Josef Broz Tito ölümünden önce yaptığı bir konuşmada "Yugoslavya Batı tarafından parçalanabilir ama Kemalistlerin kurduğu Türk Ulus Devleti' ne sıra geldiğinde Türkiye buna direnecek ve bu ülkeyi parçalayamayacaklar" tespitinde bulunuyor.

*** ***
Ahmet Türk ilk sivil yumruğu yedi ve ardından  tüm Batıdan maaşlı "bindirilmiş aydınlar" bastılar yaygarayı, yapsınlar da...
Ancak bir gün sonra Batman'da şehit edilen ve yaralanan Mehmetçikler için aynı "bindirilmiş aydınlardan" çıt bile yok.
İnsaf !
*** ***
Gazetelere de tavsiyemiz burnu gazlı bezle sarılmış "masum ve zavallı" Ahmet Türk görüntüleri yayınlarken bir zahmet o resmin yanına da şehit edilen gençlerin parçalanmış görüntülerini de koyun ki bu ülkenin vicdanı kanamaya devam etsin.
*** ***
Ahmet Türk' e atılan yumruk güzel ülkemizin Kürtlerine mi atılmıştır, kardeşlerimize mi atılmıştır?
Hayır!

Biz biliyoruz ki bu yumruk Samsun' da atıldığı anda, ilk önce Obama' nın burnunun direğini sızlatmıştır.
Ne de olsa patronlar zaman zaman zaman uşakları için de üzülürler.
*** ***
Bu yüzden ,"Geçmiş Olsun" dileklerimizi lütfen kabul et  Obama!"

08 Mart 2010 Pazartesi

Elli Bir

Sabah, 04.42...
Bir kaç isim yazdım.Tek tek okuyun lütfen.

Nermin Yıldız
Gönül Yıldız
Tuğba Yıldız
Zilan Yıldız
Emre Çiçek
Ayten Çiçek
Davut Yüksel
Kibar Yüksel
İzzet Çimen
Nurettin Çimen
Yeter Akdağ
Emrullah Akdağ
Yusuf Akdağ
Muhammet Emin Polat (Çocuk),
Netice Polat,
Medine Akdağ (Çocuk)
Muhammet Özdoğan (Çocuk)
Berivan Özdoğan
Özcan Cirit
Nazile Cirit
Murat Cirit
Fikri Özdoğan.....

Öğrenci yoklama listesi değil, ölüm listedir okuduğunuz. Maalesef elli  birini birden aynı listede bulamadığım için tamamlayamadım.
Akşam haberlerde izledim yıkılan köyleri. Kerpiçten evcikleri...
Cumhuriyet'in kurulduğu yıllardan ne farkları var ki hala Ortaçağ karanlığında yaşayan bu köylerin?
Cumhuriyet uğramış mı bu köylere jandarmasından ve seçim sandığından başka?
Türkçe' yi dahi doğru dürüst öğrenememiş bu insanları bu devlete, cumhuriyete bağlayabilir misiniz?

8 Mart 2010 sabah saat 04.42' de Kovancılar, Elazığ'da deprem oldu.
Rihter ölçeğiyle 6.0 şiddetindeki bu depremin yıktığı bu garip köyler değil ama devlettir!

1938' den sonra kendi halkından koparak yozlaşan, ahlaksızlaşan, vicdansızlaşan ne varsa ölüp gitmektedir.
Bu devlet, bu sistem kendi halkının kalbinde kuruyup gitmektedir.
Dün gece yataklarında mışıl mışıl uyumakta olan bebelerin güvenliğini kendi evinde bile sağlayamayan bir devlet "kimsesizlerin kimsesi" olabilir mi?

Bir kez daha bağıra bağıra haykırıyorum; Sosyalizmden başka bu bebelerin geleceğini kurtaracak bir sistem yoktur.

Kapitalizm para için öldürür, ama sosyalizm karşılıksız sever!